Yeryüzündeki Cennet Karadeniz !

Yeryüzündeki Cennet Karadeniz !

Yeryüzündeki cennete hoş geldiniz!

Her seferinde yüreğimde pır pır eden bir kuş edasıyla yola çıktığım dönüşte ise içi burkan bir hüzün taşıdığım, ölmeden önce görülmesi  gerekenlerden olan Karadeniz! Büyük şehirlerin gürültüsünden usandıysanız, kültürümüzün yozlaştığını görmek sizi üzüyorsa, özlediğiniz samimiyetse ya da kuş cıvıltılarını dinleyip, dere sesiyle huzur bulmak istiyorsanız buyrun Karadeniz’e… Bir tarafta yeşilin binbir tonu bir tarafta hırçın deniz Karadeniz!

İzmir’ de akşam saatlerinde misafirlerimizi alıp önce bir aile sıcaklığında ilk tanışmamızı gerçekleştiriyoruz. Haftalık turları kısa süreçler olarak görmeyelim lütfen bazen öyle güzel bir samimiyet oluşur ki yıllarca sürecek olan dostluğun ilk adımlarıdır bunlar. Önce programımız aktarılır grubumuza yani bir nevi fragman çalışması. Neden mi? Çünkü bir yeri gezmeden önce hayal etmenin gereğine inanırım ben. Küçük küçük bilgilerle misafirlerimize bir hayal penceresi araladıktan sonra güzel bir yolculuk sonrası gözlerimizi açtığımızda yüzlerce yıl öncesine zaman tünelinde hareket etmişçesine bir his veren Safranbolu karşılar bizleri. Güzel bir günün temeli kahvaltıyla atılır demişler. Önce güzel bir kahvaltı ve sonrasında keşfetme arzusuyla çırpınır yüreğimiz. Misafirlerimiz sorarlar hep. Rehberim her defasında aynı yerler sıkılmıyor musunuz? Mümkün mü? Her gidiş yeni bir soluk, yeni bir kare ve yeni misafirlerle yeni anlar demek. Bakmakla görmek aynı şeyler değil! Bir antik kenti, eski bir köyü ya da bir müzeyi gezerken mutlaka yapılması gereken şeyler vardır. Benim önceliğim hissetmek! Taşlar yaşamıyor mu dersiniz?

Halbuki yüzlerce binlerce yılın enerjisini taşıyorlar bağırlarında.Haydi başlayalım keşfe!Kahvaltidan sonra ilk ziyaretimiz Safranbolu’nun güzel camilerinden Köprülü Mehmet Paşa Camiine.1661 tarihli yapının zamana meydan okurcasına vakur duruşu sizleri hayrete düşürecek.Avlusunda yer alan güneş saati ise zamanın önemini bir kere daha hatırlatacak bizlere.Yolumuza Karabaşzade Hüseyin Efendi yani nam-ı değer Cinci Hoca tarafından yapılan Cinci Hanı görüp Safranbolu’nun ticari yollar üzerindeki önemini bir kez daha kavrayıp, Safranbolu’nun dar, taş parke kaplı yollarından geçerek İzzet Mehmet Paşa Camii,Akçasu Kanyonu ve meşhur Yemeniciler Arastasını görüyoruz. Eee Safranbolu’ya gelince harika lezzetlerinden olan safranlı lokumların tadına bakmayı da ihmal etmiyoruz.Bir de neyi unutmuyoruz?Taşlara dokunmak ve yaşanmışlıkları hayal etmek!

Safranbolu’dan sonra yolumuza Evliyalar Şehri olarak bilinen, Ilgaz Dağları’na sırtını dayamış,kaynağını Ilgaz Dağlarından alan Karaçomak Deresi’nin etrafında kurulmuş olan, Milli Mücadele’nin önemli şehirlerinden Kastamonu’ya devam ediyoruz.Otobüsümüzü Kastamonu merkezde bulunan Şerife Bacı Anıtı önünde durdurup,Kurtuluş Savaşımız zamanında İnebolu’dan cepheye mermi taşırken donarak şehit olan Şerife Bacı’yı anmak üzere heykelin yanına gidiyoruz ve bu anı ölümsüzleştiriyoruz.Anıtın arkasında dimdik duran ve günümüzde de kullanılmaya devam eden,Mimar Vedat tek tarafından yapılan  Hükümet Konağı’nı ve arkasına doğru bakınca halkın ‘cezalı’ ya da ‘sürgün’saat olarak nitelendirdiği, İstanbul’da inşa edilmesine rağmen yanliş vakitte gonklaması sonucu padişahın cariyesinin bebeğini düşürmesine sebep oldugu için Kastamonu’ya sürülen Saat Kulesi’ni görüyoruz.Bu yapı topluluğuna arkamızı döndüğümüzde ise tam karşı tepede halkın bir aşk hikayesiyle aktardığı, Türk Komutana aşık olan Tekfur kızı Moni’nin, komutana kale anahtarını surlardan atarken Tekfurun görmesiyle Kastın ne Moni? demesi üzerine şehrin bu ismi aldığı halk rivayetlerine konu olan Kastamonu Kalesi’ni görüyoruz.Her ne kadar akla yatkın olmayan hikayeler de olsalar halkın ürettiğini kaydetmek sonradan elimizden alınmaması açısından büyük önem taşımaktadır.Ve Kastamonu gezimiz hem mimari güzelliği hem de Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un henüz İstiklal Marşımız resmi olarak kabul edilmeden önce burada verdiği vaaz sırasında ilk okunduğu yer olması sebebıyle bizler için çok önemli olan Nasrullah Kadı Camiiyle devam ediyor.Köprüsü,Camii ve arkasında bulunan medresesiyle bir külliye şeklinde inşa edilen bu yapı topluluğunun bir önemi daha var ki;  bu dingin huzurlu güzel şehri sevdiyseniz caminin hemen yanındaki şadırvandan bir avuç su içiyorsunuz.Çünkü rivayete göre buradan su içen 7 kez geliyor bu şehreJSuyumuzu da içtikten sonra Kastamonu’ya geldiysek cekme helvanın tadına bakmadan olmaz tabi.Eveett artık Şapka Devrimi’nin yapılmasıyla zihinlere kazınan şehirden,Hababam Sınıfı gibi bir eserin yazılmasını sağlayan Rıfat Ilgaz’ın memleketinden ayrılık vakti SİNOP bizi bekler…

Ege’nin incisi nasıl İzmirse Karadeniz’in incisi de Sinop’tur aslında.Yollar yapılmadan önce Küre Dağları’nı aşarak Sinop’a ulaşmak oldukça zormuş.Ve böyle olunca kent bakirliğini korumuş.Yemyeşil doğası, güzel denizi,samimi insanları,cıvıl cıvıl sahiliyle merhaba Diyojen’in şehrine!Bir yanda canli hayatıyla, eşsiz güzellikteki Hamsilos Koyuy’la ünlüyken diğer yandan Sabahattin Ali’nin de yattığı, kaçılması neredeyse imkansız cezaeviyle ünlüdür Sinop. Bizde ilk durağımız olarak müzeye çevrilen ;içerisinde zindanlar, tecrit odaları, koğuşlar bulunan;rutubetli duvarlarına dokununca acı çığlıkları duyabileceğiniz bu hüzünlü mekanı ziyaret ediyor ve dudaklarımızda Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma Gönül’isimli şiiri, hüzünle buradan ayrılıyoruz.Bu hüznü Sinop Liman’da alacağımız deniz kokusuyla geride bırakıp çok acıkmış olduğumuzu hissedince Sinop’un akla gelen ilk lezzeti cevizli mantının tadına bakmaya gidiyoruz. Kendimizi güzel bir yemekle şımarttıktan sonra sıra geliyor Atamız’ın Şehri Samsun’a…

19  Mayıs 1919’da Atamiz ve 18 silah arkadaşının Samsun’a çıkmasıyla başlayan Milli Mücadelemiz’in şehrinde ilk noktamız şehir merkezinde yer alan,Heinrich Krippel tarafından yapılan ,döneminde denge ve ağırlık bakımından 2. Olan, Samsun’un simgesi Atatürk Heykeli olacak.Manolya ağaçları arasından yapacağımız bir yürüyüşle anıta yaklaşınca sıcak gülümsemeleriyle profesyonel fotoğrafçılarımız karşılar bizleri ve bu an da eklenir karelerimiz arasına. Şimdi  Atamızı Samsun’a getiren vakur,çok büyük ölçülerde olmamasına karşın Karadeniz’in hırçın dalgalarına ‘size kurtarıcınızı getiriyorum’dercesine aldirmadan ilerleyen kahraman geminin birebir yapımını görmek için  Bandırma Vapuru’na hareket ediyoruz. Atamızın sevdiği türküler eşliğinde bu atmosferi de yaşayınca bir kez daha iyi ki bu vatanın çocuklarıyız diyerek Samsun’dan ayrılıyoruz.’ Çarşambayı sel aldı’türküsünü dinleyerek özellikle biz İzmir’li bayanların atalarımız olarak kabul ettiğimiz savaşçı kadınlar’amazon’ların anayurdu Terme’ye varıyoruz. Hem bir soluk almak hem de meşhur pidesinin tadına bakmak için mola veriyoruz.Güzel bir yemeği amazon tatlısıyla taçlandırıp Hekimoğlu memleketi Ordu’ya merhaba diyoruz.

Kadılarıyla meşhur Ünye ve Hekimoğlu’nun memleketi Fatsa’yı geride bırakıp yavaş yavaş Doğu Karadenize doğru yol alıyoruz.Ordu’ya yaklaşınca düzenli sahiliyle, sırtını fındık bahçelerine dayamış evleri ve başında da adeta bir taç görüntüsüyle Boztepe karşılar bizleri. Teleferik keyfini, eşsiz fındık bahçeleri ve deniz manzarasıyla birleştirerek Boztepe’ye varıyoruz. Ordu’nun güzel manzarasında kahve keyfimizin tadını çıkardıktan sonra tekrar otobüsümüze dönüyoruz. Fındık bahçelerine eklenen kivi bahçelerinin manzarasıyla Melet Irmağı’nı geçiyor ve  Doğu Karadenize girişimizi gerçekleştiriyoruz.Yeşilin adeta fışkırdğı,kültürün bozulmadan yaşadığı,coşkunun tavan yaptığı bölüme hoş geldiniz!

Karadeniz denildi mi birkaç slagon vardır benim için!İlki her  gün bir öncekinden daha güzel olacaktır ve bunu hep birlikte deneyimleme şansımız olacak elbet.Karadeniz Bölgesi 3 bölümden oluşur:Adapazarı ovasından Sinop Gerze’ye kadar Batı Karadeniz Bölümü;Gerze’den Ordu Melet Irmağı’na kadar olan bölüm Orta Karadeniz Bölümü ve Melet’ten Sarp Sınır Kapısı’na kadar uzanan kısım Doğu Karadeniz Bölümü olarak gecer.Her bölümün muhteşem güzellikleri vardır;ancak amacınız doğaysa doğuya doğru gittikçe içinizdeki heyecan artmaya başlayacak. Madem ki girdik bölüme biraz da insan yapısından bahsetmek lazım...

Karadeniz insanı vatansever,dürüst,esprili,yardımsever,geleneklerine bağlı, çalışkan,sıcakkanlı güzel insanlardır. Biz bayıla bayıla gezeriz bölgede. Hatta keşke burada yaşasak deriz ama zordur yaşamak Karadenizde. Özellikle doğuya doğru gittikçe yükselen dağlar,her mevsim yağan yağmurlar, hırçın bir deniz bölge insanının karakterine de yansımaktadır. Genelde Karadeniz denilince Temel fıkraları gelir hemen akla. Biz sadece gülmemizi sağlayan fıkra diye düşünürüz.Halbuki bu fıkraları ortaya çıkarmak bir pratik zeka ürünüdür.Yeterince zorlu bir coğrafyada yaşayan bu insanlar bir de biz mi hayatı zorlaştırcaz kendimize diye düşünür ve hayatı ti ye alirlar.Aslına bakçak olursak gezmek sadece yeni bir yer görmek değil biraz da farkındalık kazanabilmektir.Çünkü burada her zorluğa karşı hayattan keyif alarak yaşayan insanlar vardır. Çekişmeyi sever Karadeniz insanı. Ünye mi daha güzeldir?Fatsa mı?Ordu’nun fındığı mı daha kaliteli yoksa Giresun’un mu? Trabzon mu Rize mi? diye uzar gider bu konu ama içinde tatlı bir rekabet vardır sadece.Çabuk kızar Karadenizli ee ne de olsa hırçın bir denizin çocuklarıdır onlar ancak öfkeleri saman alevi gibidir. Çok çabuk da unuturlar.Hiç kimin gerçek kimin yalan olduğunu düşünmezsiniz;Çünkü aklındaki dilindedir zaten.Ya çok severler sizi, sevmezlerse de merak etmeyin anlarsınız zaten...Bir de gezerken dikkat edilmesi gerekilen bir hazır cevaplıkları söz konusudur;)Örneğin seneler önce yaşadığım bir anımı aktarayım sizlere.Ayder Yaylası’na çıkarken çok ünlü bir restoran vardır Fırtına deresi kenarında .Vakit bulursam sürpriz bir çay molası veririm orada.Çok esprili  ve aynı zamanda çok zeki bir amcamız vardı sahibi.Arada bir arabaya biner, uğurlarken bir fıkrayla gülümsetirdi bizleri.İşte o günlerden biri... Fıkra anlatıldıktan sonra tam vedalaşırken her ne kadar önceden anlattıysam da karakterlerini bir misafirim tutamadı kendini ve ‘Amca’dedi.’Sizin kafanız 12’den sonra çalışmazmış’Dedim şimdi yandık ama benim güzel amcam hiç bozmadı edasını ve ‘Evet kızım. Bizim kafamız 12’ye kadar çalışır. 12’den sonra da en az sizinki kadar çalışır’. Arabayı aldı bir kahkaha...Tur bitimine kadar da ara ara hep gülmeye devam edildi ve hatıralarımızda yerini aldı. Yani kazayla laf söyleyim derken dikkatli olmakta fayda vardır;bilelim. E biraz karakterden bahsettik yolumuza Giresun ile devam edelim…

Fındığın memleketi Giresun’a yaklaştığımızda ilk olarak karşı tepeye bakarız ve bir hayale ortak oluruz yine.Tam karşı tepe ağzı açık yatan bir dev şeklinde görünmektedir ki adı Gedikkaya olarak bilinir.Dünya yaratıldığında buranın güzelliğine ağzı açık kalan bir devin Tanrı’dan hep burada kalmak isteğinin kabul edilmesiyle o gün bugun bu güzelliği hayranlıkla izlediği söylenmektedir. Biraz daha yaklaştığımızda Giresun’un Kalesi ve dalgalanan bayrağımız girer görüş açımıza .Giresun Milli Mücadelemizin önemli isimlerinden birine ev sahipliği yapar ki o güzel bayrağımızın dalgalandığı yerde Atamız’ın Muhafız Birliği’nin Komutanı Topal Osman’ın mezarı vardır. Panaromik olarak Giresun merkezi gördükten sonra rivayete göre eski ismi kerasus yani kirazın anavatanı sayılan Giresun’dan ayrılıp Trabzon’a devam ediyoruz.

Trabzon denilince akla ilk gelen fanatiklikleri olur.Gerçekten de il sınırlarına girince evlerden,fabrikalara,duraklara kadar nereye baksanız her yer bordo mavidir. Slagonsa ‘Bize her yer  Trabzon’. Herkes memleketine aşıktır ama Trabzon’da biraz daha baskın olduğu söylenebilir. Trabzon’a gelmişken önce ünlü Akçaabat Köftesi’nin tadına bakılır. Güzel bir yemek keyfinden sonra artık heyecanın biraz daha arttığı zaman geliyor;çünkü yayla tecrübemiz bizleri bekliyor.Yaşadığımız zamanın içinde en vazgeçilmezlerimizdendir özgürlüğümüz işte yayla demek özgürlük demek bence.Siz hiç sis bulutunun içinde kayboldunuz mu?Merhaba yaylalar,merhaba Kayabaşı!

Yaylaya çıkmadan biraz yayla kültüründen bahsetmek gerek.Yaylacılık bir yaşam tarzıdır Karadenizliler için. Hem şehrin nemli havasından kaçış,hem hayvanlar için yem hem  kışa hazırlık  hem de sosyalleşme gerçekleşir.Aslında büyüklerden dinlediğimize göre eskiden zordur yayla çıkımları. Ne bu kadar araba vardır ne de arabanın gidebileceği yollar ama bir yerin bakir kalmasını da sağlar bu özellikler aynı zamanda.Yayla çıkımlarının bile bir kanunu vardır.Her aklına gelen istediği vakitte çıkamazmış  yaylaya  ve bunun sebebi  eşitlik anlayışıdır..Aynı vakitte  hayvanlar eşit miktarda yararlanacaklardır meralardan.Üstelik yayla çıkımları büyük bir sosyal etkinliktir aralarında.Birlikte yürünür;acıkınca birlikte yemek yenilir;sonrasında tulumlar kemençeler çıkar ortaya ve birlikte horon vurulurmuş,Düşünsenize günümüzdeki gibi bir sosyalleşme mümkün mü o devirlerde?İşte yayla çıkımları gençlerin birbirini görüp beğendikleri, aşkların alevlendiği ve sonrasında evlilik kurumuna dönüştüğü noktalardır aynı zamanda.Arabaların olmadığı bir dönemde mutfak gereçlerinden kıyafete her şeyin taşınması  hayvanlarla  yapılırmış. Halbuki eskiden hayvanlar taşırken yükleri günümüzde kamyonlar taşıyor yaylaya inekleriJ. Eskiden yaylada ev sahibi olmak lüks sayılırmıs.Çay ekimi yapılmadan önce birçok yerde pirinç yetiştirildiği bilinir.Acı bir gerçek ki  çeltik tarlaları zaman zaman sıtma hastalığına sebep olmuştur bölgede.İşte o dönemde yaylada evin varsa kurtuluşun olmuştur. Yaylalar güvenli yerlerdir,kapılar bile kilitlenmezmiş eskiden.Çünkü her yaylanın bir noktadan girişi vardır ve o kısımda yaylayı koruyabilecek güvenilen kişinin evi bulunmaktadır.Günümüz yaylalarına gelince hala güzelliklerini koruyorlar ama bir sorun var ki,bir yayla meşhur oldu mu daha fazla ev ,daha fazla cafe, daha fazla otel derken o bakir güzellik talan edilebiliyor. Birazdan Kayabaşı vakti derken otobüsümüzü bırakıp,küçük dolmuşlarla hareket edeceğimizi aktarcam.Genelde misafirlerimiz merak eder neden otobüsle çıkmadığımızı.Çok basit! Yollar otobüsün sığabileceği kadar geniş değil,bazı yerler asfalt değil.Görünce iyi ki değil diyeceksiniz sizler de:çünkü ne kadar çok gidilirse o kadar cabuk özelliğini kaybeder bu alanlar.Doğa kendi halinde o kadar mükemmel ki ;müdahale etmezsek  bu cennet varlığını koruyabilir.

Ve  Trabzon’un cennet köşelerinden biri olan Kayabaşı Yaylası için dolmuşlarımıza  yerleşiyoruz.Yükseldikçe kırıntılar şeklinde yayla evleri eşsiz tablolar sunuyor bizlere.Eğer şanslıysak belki de bulut denizine bile denk gelebiliriz.Keyifle yayla tesisimize geliyor,odalarımıza esyalarımıza bırakıp yürüyüş yapmak üzere tekrardan toplanıyoruz.Ama unutmayalım burası Karadeniz!Temmuz da olsa ağustos da olsa her an yağmur da yağabilir,sis de çökebilir,soğuk da çıkabilir.Aslında en güzeli bütün hallere tanık olmak değil mi?Önemli olan hava nasıl olursa olsun bizim havamız yerinde olsun! ;)Yürüyüş sırasında  ne kadar ruhumuzu çocuklaştırırsak o kadar  eğleniriz aslında.Hatta uslu olursak şirinlerin kaldığı o kırmızı benekli mantarları bile görebiliriz.Mesire alanına ulaşınca çimlerde yuvarlanmak,zıplamak hersey serbest ve karşımızdaki heybetli dağların güç gösterilerini de izledikten sonra otelimize geri dönüyor ve akşam yemeği için hazırlanıyoruz.Yemekler bitince ise eğlence başlar,Öyle doğal bir eğlence vardır ki kendinizi zorlasanız bile dayanamaz katılırsınız o coşkuya.Kemençeler çalınır,horonlar vurulur,kolbastısız bir eğlence mümkün olabilir mi hiç?Gecenin sonu binlerce yıldızın altında yakılan ateş başında horonla son bulurken bol kahkahalı anlar eklenir hatıralara.

İlk yayla tecrübemizden sonra anlaşılır ki gerçek Karadeniz yaylalarda! Ne kadar ayrılmak istemesek de bu güzellikten merak etmeyin ne demiştik her gün bir öncekinden daha güzel olacak ve devam ediyoruz Trabzon’a. Trabzon’un girişinde heybetiyle sizleri karşılar Ayasofya! Gürcü tarzı kubbesi,Çan Kulesi ve içindeki freskleriyle Trabzon’un simgelerinden biridir.Panaromik olarak Ayasofya’yı görüp Trabzon’un en güzel mimari eserlerinden olan,halk tarafından Atamız’a hediye edilen ve Atamız’ın vasiyetini yazdığı yer olan Atatürk Köşkü’ne devam ediyoruz.Ortancalar ve çeşit çeşit renkteki çiçeklerle  bezeli güzel bahçesinden geçerek Köşke giriyoruz.Tavan süslemelerinden ,mobilyalarına, kaloriferine kadar tüm eserler eşsiz bir zevkin ürünleri.Aynı zamanda Atamızın bir süre yaşadığı,nefes aldığı bir binada bu atmosferi solumak bizler için çok özel.

Köşk’ten sonra tam karşısında bulunan gümüş atölyesine devam ediyoruz.Trabzon denilince akla telkari ve kazaziye işleri gelir.Yurdumuzda Mardin ve Beypazarı’yla birlikte 3 merkezde devam eden bu güzel zanaatle ilgili bilgileri ustamızdan öğrendikten sonra, Trabzon denilince en çok merak edilen tarihi güzelliği olan Sumela Manastırı’na doğru hareket ediyoruz.Dilimizde ‘’Maçka yolları taşlı’’ türküsüyle Maçka’yı geride bırakırken gürül gürül çağlamasıyla dere bizlere eşlik ediyor.Altındere Milli Parkın’dan geçtikten kısa bir süre sonra ilk durağımız Sumela Tesisi’nde bizleri manastırın yürüme noktasına taşıyacak olan dolmuşlarımıza yerleşiyoruz.

Kısa ama keyifli bir yolculuk sonrası artık yürüyüş vakti!Yeşilin her tonunu gözlemleyebileceğiniz patika yoldan, Hıristiyanların din uğruna çektikleri sıkıntıları duyumsayarak zorlu ama bir o kadar da keyifli parkuru bitirip Sumela’ya kavuşuyoruz.Biletlerimizi aldıktan sonra merdivenlerden heyecanla çıkıyoruz ve karşımızda zamana meydan okuyan Sumela’ya önce bir yukarıdan bakıyor,hafızalarımıza kazıyoruz.Merdivenlerden inerken bir tarafta muhafız odaları onların altında ise bir dönemin önemli el yazmalarını barındırmıs olan kütüphane bölümünü de geçip avluya varıyoruz.Önce yaşadığımız coğrafyanın Hıristiyanlık tarihi açısından taşıdığı önem ve Manastır hakkında bilgilendirmemizi yapıyor ve sonrasında Mutfak Bölümünü,Ayazmayı,Kaya Kiliseyi ve hem içinde hem de dışında yer alan güzel fresklerini ,Keşiş Odalarını inceliyoruz.Şuana kadar misafirlerimin en büyük hayalkırıklığı  ,aslında en çok istedikleri fakat yapamadıkları demeliyim, fotoğraf karelerinde dağın yamacındayken görünen büyüleyici güzellikteki öğrenci odalarının girilebilir olmamasıydı;ama şunu diyebilirim ki , manastır uzun bir restore sürecinden geçti ve hala devam ediyor ve işte sizlere Karadeniz’e gelmek için bir fırsat dahaJ Kim bilir belki de sonraki ziyaretlerimizde gerçekleşebilir. Manastır’ın güzel mistik havasını soluduktan sonra  yolumuzu bıçaklarıyla ünlü Sürmene’ye çeviriyoruz.Birbirinden kaliteli bıçakların özelliklerini dinledikten sonra Karadeniz denilince akla gelen ilk ürünlerden olan çayın,sofralarımıza gelene kadar geçirmiş olduğu aşamaları görmek için çay fabrikası ziyaretimizi gerçekleştiriyoruz.Güzergahımızda bölgenin en özgün yerleşimlerinden biri olan Of bulunmakta.Özelliği nedir  derseniz;Oflular inatçıdırlar,bazıları kurnaz olduklarını rivayet eder ama bence en önemli özelliği kendilerini ayrı bir topluluk olarak görmeleri.Duyumlarıma göre bir gün Oflular toplanmışlar kahvede ve bir dilekçe hazırlamışlar:Trabzon’u Of’a bağlayın diyeJOf’ u da geçtikten sonra solaklı deresini takiben dağlara vuruyoruz yine kendimizi.Bir süre sonra özellikle takvim yapraklarından hatırladığımız kenarında bulunan caminin aksının göle düştüğü,aslında heyelan sonucu oluşmuş olan Uzungöl’e varıyoruz.Gölün kenarında yapacağımız yürüyüşler sonrası istikamet çayın,yağmurun,Lazların memleketi Rize’ye…

Havası genelde kapalı olsa da güzel yaylaları,sıcak insanları,eşsiz şelaleleriyle insana ışık saçan Rize’ye hoş geldiniz!E geldiğimiz nokta Türkiye’nin en yağışlı şehri olunca farklı kültürel özelliklere de sahip oluyor.Mesela bizim buralarda uzun sure yağmur yağmayınca çıkılan yağmur duaları Rize’de uzun süre güneş görmeyince güneş duası şeklinde değişiklik göstermiştir.Şehre girerken bir atmaca heykeli karşılar bizleri.Çünkü atmacacılık unutulmayan kültürüdür Rize’nin.Atmacalar eğitilir ve bıldırcın avı gerçekleştirilir.Şehir merkezi panaromik olarak görülür derken bir tabela çeker dikkatleri’Bize her yer Rize değil;çünkü her yer Rize kadar güzel değil’’Trabzon’a cevabıdır Rize’nin.Anlaşılan çekişme devam ediyorJ.Yola devam ettiğimizde klimalı atlet, rize bezi tabelaları çekiyor dikkatimizi.Rize dendi mi akla ilk gelenlerden.Bölge cok yoğun nemli olunca kıyafetlerde nemi çekmeye elverişli dokumalar olarak çıkıyor karşımıza.Bölge de Rize Bezi yerine klimalı atlet olarak anılır ve bizler de bu dokumaların nasıl yapıldığını görmek üzere atölyeye ziyaretimizi gerçekleştiriyoruz.İzmirli girdiğimiz atölyeden birer laz kızı olarak çıkıp heyecanla beklediğimiz yayla serüvenimize,  Rize’nin en ünlü yaylarından olan Ayder Yaylası’yla devam ediyoruz. Dünya’nın korumada öncelikli 200 ekolojik alanından biri olan Fırtına Vadisi’ne giriyor ve Çamlihemşin’e varıyoruz.Lazların,müteahhitlerin ve fırıncıların başkenti olan Çamlıhemşin’den geçerek Ayder Yaylası’na varıyoruz.Yaklaşık 1350 m rakımı ve ahşap otelleriyle,az da olsa hala bulunan eski yayla evleri ve horon düzlüğüyle Karadeniz’in can yaylasıdır Ayder.Akşamları cafelerden gelen tulum seslerini duyan misafirlerimin bir bir horona katıldığını görmemle tamam diyorum kıvama geldik;çünkü tulumun öyle bir sesi vardır ki karşı koymak çok zor.O sebeptendir ki 7-8 kişinin başladığı horonlar 10dk sonra 15-20 kişi olur ve başlar sesler yükselmeye’Gelsun mi’ ‘’Gelsuuunn’ Yaylalarda uyumanın keyfi kadar uyanmanın da keyfi paha biçilmezdir.Kuşların cıvıltısına karışan dere sesi gülümsemeyle uyandırır sizleri.Siz siz olun yaylada uyancaksanız  güne kalkmanız gereken saatten bir 15 dk daha erken kalkın,açın pencerenizi ve doğanın güzelliğine bir kere daha şahitlik edin.

Ayder demek yayla turları demek,yayla turları ise hayatınızda hep tekrar etmek isteyeceğiniz anılarınız olacak demek.Tabi bu yaylalar 1800 m civarı yükseltilerdeyse yine dolmuşlarla gidileceği anlamına gelir.Bir de muhteşem insanlarla tanışma şansına sahip olacağınız anlamına tabi ki.Bir yöreyi ziyaret ediyorsanız kesinlikle o yörenin insanlarıyla sohbet edin ki belleklerinde kalsın güzellikleri.Bugünkü rotamız öncelikle Çat Vadisi! Konaklar, Ortan gibi köylerin istikametinde ilk durağımız Şenyuva Köprüsü olacak.Osmanlı Döneminden kalan gözlü köprülerin en güzellerinden biridir Şenyuva eski ismiyle Çinçiva Köprüsü.

Burada vereceğimiz fotoğraf molası sonrasında vahşi doğanın içinde,geçirdiği restorasyon sonucu dimdik ayakta duran Zilkale’ye devam edip,tablolarda karşımıza cıkan manzaraların içinde olacağımız bir yürüyüşle kalemizi ziyaret ediyoruz.E biraz yorulduysak kalenin altında bulunan cafede bölgeye has likapa suyu,bölgenin en güzel tatlısı- ismi börek olsa da- laz böreği ya da tadabileceğiniz en güzel sütlaç ile kendinizi şımartabilirsiniz.Küçük bir mola sonrasında bu kez yol bizi 15 m den dökülen doğanın içinde gizli cennet olarak kalmış Palovit Şelalesi’ne götürür.Şelale ve yapacağımız doğa içi yürüyüş sonrasında sırada çiçek tarlası olarak da anılan Elevit Yaylası bulunuyor.

Yayla da dileyen misafirlerimiz yürüyüs yapıp çiçek toplarken dileyen misafirlerimiz yayla kahvesinde cay kahve keyiflerini yaparlar ve her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi yayladan ayrılma vakti gelir.Elveda heybetiyle baş döndüren Kaçkarlar!Önce otobüsümüze ordanda yolumuz ARTVİN’e…

Doğu Karadeniz’in Parisi olarak bilinen Artvin’in Arhavi ilçesine varıyoruz.Burada bizi bekleyen dolmuşlarla çok özel bir doğayı ziyaret etmek için heyecanla dolmuşlarımıza yerleşiyoruz.Önce Çifte Köprülerde mola verip yönümüzü Kamilet Vadisi’ne çeviriyoruz.Yol boyunca bize eşlik eden derenin çağıldamasıyla her an heyecanımız biraz daha artıyor.

Çünkü sırada şelalelerin şahı Mençuna Şelalesi var!Yurtiçinde veya yurtdışında birçok güzel Şelale görmüş olabilirsiniz ama Mençuna’yı görmeden  en güzel sıralamanızı oluşturmanızı önermem.Şelalenin özelliği çok bakir olması ve döküldüğü yükselti..Tabi bakir kalmasının sebebi dolmuşlar tam önüne kadar gidemiyor. Gülün bile dikeni var diyerek yürüyüşümüze başlıyoruz.Yürüme mesafesi olsa da, cok uzaklardan çağıldayarak gelen sesi tam yoruldum dediğinizde sese ulaşma isteği ile biraz daha  hızlandırıyor bizleri ve son virajı döndük.Karşımızda köprü!Köprüde birkaç adım ilerleyince işte o muhteşem güzellikle karşı karşıyasınız.Bir an güzelliği karşısında donakalsanız da toplanıp yaklaşıyorsunuz.Hatta hava güzelse şelalenin oluşturduğu havuza giren misafirler bile oluyor.Ne kadar ayrılmak istemesek de bu güzellikten sırada başka bir güzellik olunca devam ediyoruz programa.Son dönemde Karadeniz Tur Programlarının olmazsa olmazı, Gürcistan’ın Antalya’sı,Kafkaslar’ın Las Vegas’ı, İmitasyon Şehir, Gecelerin Şehri ya da Günahlar’ın Şehri olarak da aktarılan Batum’a gitmek üzere Sarp Sınır Kapısı’na hareket ediyoruz. Giriş işlemlerimizi gerçekleştirdikten sonra sınırda bizi bekleyen otobüsümüze binerek panaromik şehir turumuzu yapmaya başlıyoruz.

Gürcistan 3 özerk bölgeden oluşuyor ve bizim rotamız Acara Özerk Bölgesi’nin başkenti olan Batum!Otobüsümüzle panaromik turumuzu yaparken önce Gürcistan hakkında bilgilerimizi aktarmaya başlıyoruz.Gürcüler Dünya’nın en güzel topraklarında yaşadıklarını iddia ederler .Derler ki Tanrı,Dünya’yı yarattığında,önce en güzel parçasını kendine ayırır,sonra ise  toprak dağıtmak için bütün kralları yanına çağırır.Gürcü Kralı dışında herkes oradadır ve tek toprak alamayan kendisi olunca kızar Kral.’Tanrım’der.’Herkese toprak verdin.Neden sadece almayan benim?Tanrı der ki’sadece sen yoktun’Kurnaz olan Gürcü Kralı nasıl artıya geçsem diye düşününce şöyle der’iyi ama benim misafirlerim vardı.Sizin adınıza kadeh kaldırıyordum’Cevap hoşuna gider Tanrı’nın.E  geriye toprak kalmayınca da,kendine ayırdığı en güzel toprak parçasını Gürcülere verirJ Anlıyoruz ki herkesin vatanı kendine güzel ama yinede en güzeli bizim,değil mi? JAnlatımları yaparken sağımızda bir heykel görüyoruz.Aziz Andreas Heykeli!Bizim inancımıza göre nasıl kutsal yerlerimiz varsa burası da Gürcüler için kutsal.Özellikle evlenmeden önce burada evliliklerinin kutsandığına inanıyorlar.Bizler de otobüsten fotoğraflarımızı aldıktan sonra Gonio Kalesi,Çoruh Nehri,Ters Restoran,Adalet Binası,Opera Binası gibi yolumuz üzerinde yükselen yeni ama eski tarzda  inşa edilmiş birçok binayı da görerek şehir turumuzu atıp otobüsümüzü otoparkta bırakıp,yürüyerek keşfe devam ediyoruz. Bir yaz şehri Batum!Denizden evlerine dönen tatilciler,deniz kenarında keyif yapanları görürsünüz her tarafta.Gündüzü güzeldir ama bizler akşamın güzelliğini de kaçırmamanız için tam ara saate denk getiriyoruz turumuzu ;)Yürürken önce Türk Mahallesi’nden başlıyoruz programımıza .Orta Cami’nin üzüm salkımlarıyla süslü muhteşem kapısını görüp Türk Mahallesi’nden yaptığımız yürüyüşle Batum’un en gözde komplekslerinden olan Piazza’ya devam ediyoruz.Hem cafelerin hem müziğin hem de alışverişin olduğu bu kompleksten geçerken ruhumuzu müziğe kaptırıp dans ederek içinden geçiyor ve sokak aralarına yürüyüşümüze devam ediyoruz. Bu yürüyüş bizi kentin ana meydanı olan  Medea Meydanı’na çıkarıyor.Bir tarafta Astronomik Saat,Bir tarafta ‘Altın Post’hikayesinin simgesi Medea Heykeli! Aslında nereye baksanız güzel, düzenli bir meydanı arkamızda bırakıp bir sonraki meydan olan ve ortasında denizler,depremler ve atların tanrısı Poesidon’Un heykeli bulunan Tiyatro Meydanı’nı da gördükten sonra artık akşam keyfi yapmak üzere sırada güzel mi güzel sahili bekliyor bizi.Hem bir yemek molası hem de sahil şeridini görmek adına  molamızı verdikten sonra yolda Gürcü halk dansı yapan Gürcü çocukların neşesine de ortak olup ;Alfabe Kulesi,dönme dolap  gibi ışık saçan binalarını görerek genelde merak  edilen Ali ve Nino’nun Aşk Heykeli’ne geliyoruz.F otoğraflarımızı  aldıktan sonra otoparka giderken bir de ne görelim bizim Saat Kulesi’nin aynısıJE ne dedik bizler imitasyon şehir Batum’dayız. Ama artık ayrılma vakti!Otobüsümüze dönüyor  ve çıkış işlemlerimizi yaparken neyi unutmuyoruz? Saraplarıyla ünlü olan bir şehirdesiniz.O zaman eve dönünce turumuzu yadederken eşlik etmesi için şaraplarımızı unutmuyoruz. Ve artık konaklamak üzere otelimize geçiyoruz.

Gecenin,ışıkların,hareketliğin yoğun olduğu bir günden sonra ruhumuzun dinleneceği,huzura ereceğimiz,biraz daha kalsak mı diyeceğimiz o bakir,eşsiz güzellikteki göl olan Karagöl bizi bekler!   İstikamet önce Borçka’ya!Ülkemiz muhteşem doğal güzelliklere sahip ama benim gördüğüm en bakir gölü sorarsanız Karagöl derim…Dolmuşlarla yaklaşık bir saat süren bir yolculuk sonrası küçük bir patika geçince birden karşınıza çıkıverir Karagöl.Burada vereceğimiz molada dileyen misafirler göl kenarında kahve içebilirken, katılacak misafirlerle yürüyüşe hazırlanırız..

Geldik bir slagona daha ‘Kirlenmek güzeldir’kirler temizlenebilir ama kaybedilen anlar geri gelmez.Yürüyüşümüz gölün etrafında gerçekleşecek ve yol çamur ama yürürken etrafınızda boyunuz kadar yukselen bitkiler bulunuyor ve bu sıze balta girmemis ormanlarda gezi yaptığınız izlenimini veriyor.Öyle doğal ve bakir ki her adım daha güzel bir kareye şahitlik ediyor.Bir tarafta orman bir taraf göl ve tabiî ki size eşlik eden kurbağalarla ruhumuzu yenileyen bir yürüyüs gerçekleştirdikten sonra ne mi yapıyoruz?kirlenen ayakkabılamızı birleştirerek bu anı ölümsüzleştiriyoruz.Bır de cay keyfimizi yapıp yavas yavaş dönüs yolumuza geçiyoruz.Zamanın akışına bazen öyle bir kaptırırız ki kendimizi hayatta nefes alamayacağımız anlar gelir.İşte bizler burada hayata bir es vererek  gün,saat kavramını unutup sadece anlara odaklanıyoruz ve gezimizin son şehri Amasya’ya hareket ediyoruz…

Bir dönem Osmanlı Devleti’nin Şehzadeler kenti olan,Ferhat ile Şirin’in aşkına şahitlik etmiş,Sabuncuzade Şerafettin Efendi gibi ünlü hekimler yetiştirmiş ve ünlü coğrafyacı Strabon’un memleketi,elmanınsa başkenti olan Amasya, korunmuş tarihi yapısıyla gelen herkesi hayran eder kendine.Harşena Dağında bulunan kalesi ve etrafında bulunan kral kaya mezarlarıyla tarihte bir yolculuk yaptırır bize.Milli Mücadelemizin önemli kararlarının alındığı bu şehirde gezerken Valilik Binası,Saat Kulesi’ni görerek nehir boyu uzanan Yalıboyu Evleri’nin refakatinde Şehzadeler Yolu’na geçiyoruz.Bir kısmı sonra tahta geçen Şehzadelerin Büstleri,Strabon’un Heykeli ve Ferhat ile Şirin Heykelleri’ni fotoğraflayıp sehzadelik dönemini burada geçiren  2. Bayezid’in padişah olunca yapım emrini verdiği 2. Bayezid Kulliyesi’ni ziyaret ediyoruz.Mistik bir havası olan caminin yanı sıra bahçesinde bulunan asırlık çınarlarda oldukça etkileyici.Küçük bir şehir olsa da aslında barındırdığı tarihle büyük bir öneme sahiptir Amasya.Bir de bazı şehirler akşam ayrı güzeldir ki Amasya’da bunlardan biri.Meşhur dondurmasının tadına bakarak yapacağınız bir akşam yürüyüşüyle kentin bu güzelliğinden de mahrum kalmamak  gerek.

Ve geldik artık gezimizin sonuna vedalar güzel sözcükler olmasa da her veda yeni bir başlangıçtır aslında, derler.Güzel başlangıçlar ve rotalarda buluşmak dileğiyle unutmayın hayat anlardan ibarettir.Her ne kadar bu güzelliği dile getirmeye çalışsam da Karadeniz öyle bir aşktır ki bunu anlatabilmek için sayfalar yetmez.Üstelik Karadeniz anlatılmaz yaşanır.Ve merak etmeyin bu güzelliğe bir kez ortak olduysanız mutlaka tekrar çağıracaktır sizi.Herşey bir gün bir ağaç gördüğünüzde belleğinizin ardı ardına canlandırdığı karelerle başlar;yemyeşil ormanlar,hırçın deniz..Derken geçtiğiniz sokaklardan duymaya başlarsınız Karadeniz türkülerini…Uykuya daldığınızda rüyanıza davet edersiniz önce ve sonra kendinizi yollarda  bulursunuz tekrar.İşte o güne kadar hoşçakalın ama kavuşmak için geç kalmayın… 

Yorum Yap


Bu Yazı İçin Yapılan Yorumlar

Benzer Yazılar

Tercih Edilme Nedenlerimiz

Misafirlerimiz neden mi bizi bu kadar çok seviyor ?

Kurumsal Kimlik ve Tecrübe
Erken Rezervasyon Avantajları
Lüks Ulaşım ve Konfor
Güvenilirlik
Seçkin Otellerde Konaklama
Tecrübeli ve Profesyonel Kadro
Güleryüz ve Samimiyet
Güvenli Alışveriş

E-BÜLTEN ABONELİĞİ

Academic Tour'un tüm haberleri, kampanyaları ve yenilikleri hakkında bilgi almak istiyorsanız e-bülten aboneliğimize kayıt olun.

Kişisel Verilerin Korunması, Gizlilik Politikası ve Çerez (Cookie)
Kullanımı İlkeleri hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.